Baskan abinin kolpaları

image

Yeditepe universitesinde bir MUN kknferansina katildim. Konferansin ikinci gunu aksami bir karaoke kulubunde etkinlik duzenlenmisti. Mekanda sigara serbestti ve bende nefes darligi oldugu icin gece boyunca aralikli olarak disariya, hava almaya ciktim. Taniyanlar bilir, sicak kanli ve giriskenimdir. Kulubun guvenlik gorevlisiyle sohbet etmeye basladim. İsletme ogrencisi olarak calisma sartlarindan basladim ama sohbetin aldigi yonu tahmin edemezdim. Aksam sekizden gece ikiye kadar mekanda duruyormus abimiz. İsmini sorunca “Bana baskan derler.” dedi bir kovboy edasiyla. Hemen sordum, gunde dort saat calismak az degil mi? Yok dedi, baska isleri de varmis. Gece cikinca hale gidip meyve sebze aliyor, oradan cikinca da pazara calismaya gidiyormus. Haliyle sordum, ne ara uyuyorsun diye. Ben uyumam dedi. Benim babam da uyumazdı diye devam etti. Gözlerine baktım, çökük veya sis değillerdi. haftada bir uyuyorum dedi, onda da dokuz on saat falan uyurmuş. Ama çok yemek yerim, günde on onbes ogün yemek yerim diye söyluyor, ben de onu evet enerji alman lazım diye onayliyordum. Gece boyunca dışarı çıkan insanlara.baslan abiyi anlatiyordum, baskan da onlara hic uyumam, yirmi yirmibes öğün yemek yerim diye etkileyici hikayesini anlatiyordu. Aksam eve donunce anmeme anlattim. Boğa sirtliyormus babasi da uyumuyormus falan diye. Babasi halci olan annem “Geceleri hal acik mi olur, uydurmasin” diye konuya açıklık getirdi. Az kalsın inaniyordum.

Beyrut

Öncelikle belirtmeliyim ki, çok beğendim. Tekrar gitmeyi düşünüyorum. Her ne kadar abartılacak bir yanı olmasa da bazı yönleri ibretlikti diyebilirim. Mersin’e de oldukça benziyor. Başa dönersek, 15-20 Şubat tarihleri arasında ben ve liseden üç arkadaşım Beyrut’a tamamen turistik amaçlarla gittik. Arkadaşlarımdan birisinin Paris’te mimarlık okuyor olması gördüklerimizi yorumlamamıza az da olsa katkıda bulundu. MUNIST’te tanışmış olduğum Leila ve Nada da yerlisi oldukları Beyrut’ta gelmeden önce, ve kaldığımız süre boyunca oldukça yardımcı oldu. Şehirde iki garip şey gördüm. İlki 7$’a fonda resim çekip yanına Hasan Nasrallah koyup bastırıyorlar. Bir de Facebook Pub gördük. Facebook Pub nedir pek anlayamadık, içine de giremedik, kapalıydı.

Şehir insanlarını tanımamıza en çok katkıyı taksiciler yaptı. Toplu taşımanın gelişmediği şehirde sürekli olarak taksi kullandık ve dilimiz (biz = ben, arkadaşlarım ve taksici) yettiğince sohbet ettik. Birçok farklı konuda konuştuysak da Hatay’lı Muallim George’un oğlu, ismini bilmediğim taksici beni oldukça etkiledi. Ortadoğu kültürünü paylaştığımız ve önceki gece gittiğimiz yerde İbrahim Tatlıses’in bir şarkısını dinlediğimiz için arabesk söyleyen sanatçılarımızdan birkaçının adını söyledim, olur da biliyorsa diye. İbrahim Tatlıses’le başlayıp Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses diye giderken belli ki söylediklerimden bir şey anlamıyordu çünkü sözümü kesip bir numaralı ibreti ortaya koydu. “Burada Müslüman, Hristiyan farketmez, (kolu yere paralel, avucu yana bakar surette elini yatay doğrultuda sallayarak) böyle böyle olmayacaksın, (kolu yere paralel, avucu yana bakar surette elini dikey doğrultuda sallayarak) böyle olacaksın, gerisi…” dedi. Biz de tabi Vay be!” diyerek arabadan indik. (Gideceğimiz yere varmıştık.) Duyduğumuz İbrahim Tatlıses şarkısı:

Wikitravel’dan aldığım bilgilere göre Beyrut’un güneyine gitmek pek de güvenli değilmiş. Hizbullah mahallesi diye geçiyor, tabi benim de aklıma sokaklarda resimdeki gibi insanlar göreceğim gibi geldi. Ancak bunları Leila’ya paylaştığımda, hayal kırıklığına uğradı ve bizi oraya götürmeye karar verdi. Çok heyecanlı, trafik dolu ve tıkış tıkış bir yolculuk sonunda Hizbullah mahallesine vardık. Hemen girişinde pazar kuruluydu ve yanında Mülteci Kampı vardı. Elinde cam sileceğiyle bize doğru gelen çocuğun elindeki sileceği tabanca sanmam da heyecanıma heyecan kattı diyebilirim. Mahalle genel olarak afişlerle kaplıydı. Hasan Nasrallah’ın, savaşta kaybedilen fedailerin ve ismini bilmediğim birkaç imamın resmi sürekli karşımıza çıkıyordu. Fedai okulu, genel merkez binalarını da geçtikten sonra iyice içerilere girdik. Ve şok oldum. Yani gayet sıradandı. Seksi iç giyim mağazası bile vardı. Tabi çok da etkilenecek bir şey yok ortada. Ama ciddi bir ön yargı kırılması söz konusu. Tabi iç savaş geçirdikten sonra nefret unsuru oldukça törpülenmiş olmalı. Ama “United in diversity” diye gezen bazı AB ülkelerinde bu çeşililiği ve daha önemlisi toleransı görmek daha zor olabiliyor.

Yazmıyorum, inadına yazmıyorum.

2004 yılından beri Vatan Bilgisayar’ın düzenli müşterilerindenim. Ofis için sunucudan kulaklığa ağ ürünlerinden yazıcıya bir çok alışverişimi oradan yapıyorum. Geçenlerde bir de hoparlör aldım hatta, %100 tatmin olmadığım için bir yorum yazmak istedim ürüne. Bir baktım, karşılığında 30 Vatan Puan hediye ediyorlarmış. İyi dedim, şimdiye kadar aldığım ürünlere yorum yazsam, üstüne de biraz ekler kulaklık alırım diye düşündüm. 30 Vatan Puan’ın 3 kuruşa denk geldiğini öğrenene kadar. Haliyle gıcık oldum. Yani yorum yapmaya teşvik etmeleri çok hoş, ama biçilen paha 3 kuruş olunca insan soğuyor.
Aklıma Dan Ariely’nin Predictably Irrational adlı kitabı geldi. Yani eğer Vatan Bilgisayar benim yorumlarıma 30 Vatan puan vermeseydi, ben diğer insanlara yardımcı olmak için yorum yapacaktım ancak şimdi sosyal normlar değil, pazar normları geçerli. Yani bir yorumun karşılığı görüş alan insanlar değil 3 kuruş. Bu şartlar altında da yazmam, kimse de kusura bakmasın. “Yorum yapıp yardımcı ol, parasına ne bakıyorsun” demeyin lütfen, olmuyor valla. Oysa çok da özenip taslak bile hazırlamıştım.

Erken yaşta patronluk yapmak

Ağustos 12′de abim Sadık askere gidince Sunumax‘ın tek patronu ben olmuştum. Her ne kadar abime telefonla ulaşabildiysek de, annem ve babam sürekli yardımcı olduysa da sorumluluklar ağırlıklı benim omuzlarıma binmişti. İlk bir buçuk ayın tatil olması benim her gün ofiste olmam ve olana bitene bakıp çalışabilmem anlamına geliyordu. Geçtiğimiz 5 ay boyunca bir personeli işten çıkardım, yerine yenisini aldım, bir kez daha söylüyorum, kararları tek başıma vermediysem de, iş yürütmeyi ağırlıklı ben yaptım. Başlarda ’90 doğumlu olmanın dezavantajı yokmuş gibi gözüktüyse de zamanla eksikliklerini yaşadım.
Kalkıp da benim sözüm ferman niteliğindedir, yapılmazsa saygısızlıktır diyecek halim yok. Ancak birisinden kokteyi çekmesini istiyorsam, bana 3 kere “Hayır, çekimi sen yap.” dememeli diye düşünüyorum. Bunu söylerken yaşımla mı alakası var, başka bir yerden mi samimiyet buldu, onu da pek kestiremiyorum, her ne kadar bir samimiyet oluşmadıysa da.
Cebit’in çekimlerini yürüttüm, tek seferde olmadı, normalde olacağından daha pahalıya daha kötü iş çıktı. Normalde çekimlere aşina olan ve videoyu işlemesini bilen kişi abim ayrılmadan birkaç hafta önce çıkınca işleri halletmek biraz daha uzun sürdü.
Kandırıldım. Ödemeyi almadan teslimat yapmayız. Bir müşterim, müşteri de denmez ama, bana “Cem, biz seni iş verdiğimiz biri değil, iş ortağı olarak görüyoruz. Sen bize vade tanı ki, biz sana daha bol iş verelim.” dedi. İnandım, ödeme hala yapılmadı, avukata vermeyi düşünüyoruz. Resmen çocuğun elinden parasını aldılar. Tabi yanlış anlaşılmasın, kendimi çocuk olarak görmüyorum, ancak yapılanlar beni öyle hissettirdi.
Cümleler “Tabi ilerde sen de göreceksin” ile başlıyor genellikle. Tabi “Siz gençleri böyle işler yaparken görmek çok gurur verici” cümlesinden sonra geldiği için genellikle, çok da rahatsız etmedi.
Ben de anneme sığındım. Bana kötülük yapmak isteyenleri anneme şikayet ettim, o da beni korudu, bana akıl verdi. Örnek, ödeme alamıyorsam, anneme aratıyorum, o daha ikna edici olabiliyor. Ya da işten çıkarma sürecinde bana “Pazarlamacıyı kov, benim suçum yok. Ben iş bulunca beni çıkart.” diyen kişiyi, babam daha kucaklayıcı bir tavırla rahatlattı, ve belki işten çıkan kişi kendini daha az kötü hissetti. Yani ofiste ailemle çalışmak büyük avantaj. Muhasebe, yönetim, pazarlama ile ilgili birçok konuda anında destek aldım.
Abimin arkadaşları da cabası. Birçok konuda Ömer Ekinci, Nihat İpekçi, Hasan Toprakkaya, Sinan Kaplan ve şuan ismi aklıma gelmeyen birçok kişi de sağolsunlar çok yardım ettiler.
Ama başardım. Genel bilançoyu çıkarırsak, şirket para kazandı, en azından zarar etmedik. Ama benim açımdan bir yıllık deneyim oldu diyebilirim. Haftanın iki günü işe gitmek bile bunları kazandırdıysa, bu sorumlulukla, tam zamanlı işe başlamayı düşünemiyorum.

Bu katliyama bir son vermek sizin elinizde!

Her kurban bayramında bu vahşete bir son verin diye sıkça resim, haber, reklam (Hristiyan misyonerlerin yürüttüğü reklamlar, tıklayınca Mesih’e giden yol diye kitaplar satılıyor genellikle) görürüz. Sonuçta belli açılardan duyarlı insanlar masum koyunların sokaklarda öldürülmesine karşı çıkabilir. Kaldı ki, belediyenin kesimhanelerinde, steril ortamda, hayvana acı çektirmeden yapılan kurbanlara da karşı çıkanlar var. Olabilir. Ancak, Edward Said’in oryantalizminden birkaç kırıntı burada görebiliriz. (Evet Sociology 101) Yani kendi kültür ve geleneklerimizi aşağı görebiliriz. Batı gelişmiş, doğu geri kalmış gelebilir. Her ne kadar koyun öldürmek vahşi gelse de, unutulan bir şeyi hatırlatmak istedim. Noel ve yılbaşı ağaçları. Tabi özellikle yurtdışında gerçeklerine merak olduğu için, Noel. Yani Noel ağacı çiftliklerinde üretilen binlerce ağaç katlediliyor. Ne vahşet!
Gerçek Noel ağaçlarının çevreye ne kadar kötü olduğunu gösteren 3 temel madde var.
Öncelikle, ağaçlar havadaki karbondioksiti oksijene çevirdiği için ağaçların kesilmesi değil, ekilmesi gerekir. Evet, özel olarak yetiştiriliyorlar, sadece bu amaç için ekiliyorlar, ama doğal hayatın genişleyebileceği bir alan katledilip bunlar yapılıyor.
İkinci olarak Noel ağaçları ekiminde, büyütülmesinde, şekil verilmesinde, kesilmesinde, evlere teslimatında, evlerden çöplere gidişinde, kısaca başından sonuna fosil yakıtlar kullanılıp çevre mahvediliyor.
Son olarak da gençlere kötü örnek oluyor. Sadece bir dekorasyon için doğa bu kadar çabuk katledilmemeli. Bu Noel ağaçları gelecek nesillerin doğaya olan duyarlılığını köreltir ve onların gözünde diğer canlıların değerini düşürür.
Şaka şaka. Yani şaka değil ama üstünde durmadığım, önemli bir şey var. Noel, Hristiyan değilim o yüzden gözlemlediğim kadarıyla yazıyorum, birçok dindeki ritüeller gibi cömertliği, paylaşımı ve aileyi destekliyor. İçinde yaşadığımız dünya düzeninde de maalesef bunları özlüyor, hatırlamak için bir bahane arıyoruz.

The art of Arr!-guing

In every aspect of our lives we find something to argue. We can argue with our family, friends, partners, associates and so on. However the core of arguing doesn’t change much. We have something we believe in, the other side, similarly. We explain that we are right, them, likewise. We generally put significant amount of work in finding who is to blame. But is that really necessary? Do we really enjoy it? Lets try to find out how these conversations are structured.
Deep down, 3 main steps lead us into these generally heart-breaking and unresolvable discussions: Gathering information, interpreting them and having a conclusion. Each step is unique and has the same importance in an argument.
Gathering information is the first ring of the chain. We have limited sources and what we gather is generally different from what the others gather. The key variable in this is our attentiveness and what matters to us. Imagine a plane moves in the sky with a banner attached to the back that says ‘I love you Sandra’ and Sandra, with her 6-year-old brother Tom sees this plane. They are both fascinated by it. But, Sandra is fascinated by how romantic her boyfriend is where Tom has seen a plane for the first time. The event is the same, but their perceptions are focused on different things.
Interpreting this information varies more than we expect, since our past effects our interpretations. Even if the issue of Cyprus is slightly delicate, it is a perfect example. From the point of view of an outsider, the issue of Cyprus can be easily solved if it is just discussed. However, since Greece and Turkey have a hostile background, these countries cannot easily make sure that both sides adopt a friendly approach.
And conclusion is the final part of this journey. This part is strongly self-sided even if we don’t realize it. This is also related to the high value of ownership (most psychologists agree that we overvalue what we have). Simply, we are selfish. This tendency is clearly seen in the inefficient working second hand market. People negotiate the price but the seller asks more because he has discovered all uses of the object and knows exactly what he is giving up, and also pricing the things that actually don’t have an economic value. On the other hand, the buyer doesn’t want to pay much because it has already been used in many ways, smells strange, and seems hard to personalize since somebody else has already done it.
So how is this related to arguing? Firstly, we should learn that we should change our stance from certainty to curiosity. When there is an argument, most probably one knows something that the other doesn’t. So instead of being so arrogant and assuming we know everything, we should try to find out what others know that we don’t.
It is never about who is right and who is wrong. If there is a problem, instead of rolling the dice of blame and giving full responsibility to someone, we should share the load of guilt since 99% we are also wrong. In this way, the problems are solved a lot quicker; less people are hurt including us.
These might appear obvious, however we need to be reminded since excitement, tension, enthusiasm sometimes makes us forget about these. Keep up the smile!

Leuven

Leuven’e eyp için gittim. Takım oluşturma çalışmalarının yapıldığı köye gittiğimde, Stokholm’de tanıştığım İrlandalılar beni karşıladı, kucaklaştık vs. Herşey çok güzel gidiyordu (gitmiyordu, çok soğuktu ve yanımda sıcak tutacak kıyafet yoktu. Ama şimdi temmuz sonunda da insan kalın birşeyler götürmez dimi).

Takım oluşturma çalışmaları sırasında Flora isimli bir kızla tanıştım. Menşei hollanda olan bu hatunla takım çalışmasının biraz eleştirisini falan yaptık. Hani ne olur ne biter falan filan. Tabi bu arada komitemdeki diğer insanları da kısaca tanıtim.

James (İrlandalı, sessiz falan ama gerekince çok delikanlı olabiliyor), Panayotis (Kıbrıslı rum, çok kafa bi adam, pek bişi yapmadı ama o da esaslı adammış) ,Flora (Hollandalı, ona gelicez..), Uliana (Ukraynalı, o da az cin değil, ona da gelicez), Alexanda (İsveçli – Yunan karması, komite çalışması boyunca tartışmaya katılmadığı için bir yerde patlicak o da), Joannah (Bulgar, o da iyi kalpli ama biraz cazgır. Kötü biri değil, sadece çevresi kötü), Andrea (Romanyalı, biraz özenti ve etki altında kalabiliyor), Niamh (İskoç, hafif fingirdek bir arkadaşımız, kendi halinde, arkasını kollayan biri), Johny (Yunan, mantıklı bir çocuk, çok sevdim adamı, kral yani), Rita (İrlandalı, aram çok iyiydi ama onu kullanmalarına izin verdiler, yazık oldu), Quentin (Fransız, çok gaz bir çocuk, “demokratiğim ulan!” modunda, iyi biri), Manuel (Alman, akıllı bi çocuk, çok faal sayılmazdı), Beatrice (italyan, şirin bi kızdı, pek bişi yok yani=)), Guillaume (Belçikalı, ağızını bıçak açmıyor o yüzden pek tanıyamadım arkadaşı..) ve ben toplam 14 kişi idik komitede.

Böyle kaynaştık hemen. Zaten EYP’nin olayı bu. Herkes hemen kaynaşıyor.

Komite çalışmaları boyuca çok büyük efor sarfetmedim. Ama yine de sözü geçen biriydim. Gerekli yerlerde milleti aydınlattım vs. Çalışmalara gerekli eforu sarfedemememin bir sebebi de delege başkanlığına aday olmam ve onunla ilgili seçim propogandası falan hazırlamam gerekiyordu. Neyse, çalışma bittikten sonra genel kurul için iş bölümü yapılması gerekiyor. Kim soruları cevaplicak, kim savunma konuşması yapıcak, kim toparlama konuşması yapıcak (benim favorim=)) vs. Genel kurulda konuşma yapmak hoş ve havalı bir olay olduğu için herkes görev almak ister ama o kadar görev yoktur.. “Kim neyi yapıcak?” sorusunun cevabı da oylamayla açığa kavuşur. Toparlama konuşması iki kişilik bir konuşmadır ve iki kısımdan oluşur. Toparlama konuşması yapmak için aday oldum. Benim dışımda 2 aday daha vardı, Niamh ve Joannah. Joannah biraz cazgır olduğu için “sinir bozucu” ifadesini hak eden biriydi. Bunun da etkisiyle konuşmaya ben ve Niamh seçildik. %100 demokratik bir yolla getirildiğim bu görevi başarıyla yapmak için konuşmayı kafamda yazmaya başlamıştım bile.

Yemekhanede akşam yemeği yerken Flora veya Uliana yanıma geldi, “konuşabilir miyiz?” diye sordu. Tabi dedim, özel dedi. Tamam dedim yemeğimi bitirdim gittim yanına. Flora, Andrea ve Uliana üçlüsü beni bekliyordu. Efendim kızlar dedim. “cem konuşmayı yapabileceğine inanıyor musun? Biz sana yardım edelim, çok bilgi sahibi misin? Becerebilcek misin?” diye biraz zırvaladılar. “Merak etmeyin, he ederseniz de odama gelin okuyun konuşmamı” dedim. Tamam diyip gittiler. Akşam konser çıkışında Rita yanıma geldi, konuşalım dedi. Gittik kenara, bana “komite olarak karar verdik, konuşmayı senin yerine Joannah yapıcak, o soruları cevaplicaktı, ama soruları 6 kişi diil 3 kişi cevaplıyormuş, Johny ve Manuel yapmıyor, Joannah açıkta kaldı” dedi. Şimdi dışarıda kalan neden Joannah da Flora, Uliana veya Andrea değil diye düşünüyor insan ve ardından “Resmen şirket olmuş hocam bunlar” diye yorum yapıyor. Tüm komite mi karar verdi diye sordum, James ve Alexandra karşı çıktı, Johny farketmez dedi. Geri kalanlar bu fikirde dedi. Allah allah.. o kadar kişi sen oy ver sonra hepsi fikrini değiştir.. Peki o zaman dedim ve kalktım. He bu arada komite Rita’yla aram iyi olduğu için bunu onun söylemesini istemişler. Bak sen =). Benim kafa tabi darma duman oldu. İnsan üzülüyor biraz.. Odaya dönüş yolunda Quentin’le karşılaştım ve durumu anlattım, o da şaşırdı. Ben öyle bişi demedim dedi. İlerideki nargile kafede Panayotis’i gördüm, sordum, daha da iyi bir cevap verdi, “olur mu koçum bana sordular ben de gidin işinize, cem yapsın konuşmayı dedim, anlamadılarsa çağır bir daha söyliyim, ayıp ediyon” gibi bişi dedi =). Topladım milleti (herkesi bulamadım, bulabildiklerimi aldım) dedim “Rita bana … dedi ama öyle diilmiş, açıklayın lütfen”. “Ya sen yapmak istiyosan yap tabi senin hakkın fındık fıstık..” dedi üç hatundan biri. “sen kimsin de buna karar veriyosun uleeen!” gibi bir cevap verip ekledim “yarın sabah konuşalım, herkes varken”. O akşam öyle bitti.

Ertesi sabah toparlandık. Herkes böm böm birbirine bakıyo tabi, kimse lafa girmiyo. Atladım ben, dedim “Rita bana böyle dedi, Quentin ve Panayotis aksini iddaa etti, karışıklık var, çözüm”. Bi tartışma döndü böyle, sonra James isimli arkadaşımız “Joannah çok katkıda bulundu, şimdi açıkta kalması çok talihsiz bir olay ama ne yapabiliriz ki? Cem’den yerini vermesini istememiz çok haksız olur, eğer Joannah’ın açıkta kalması sizi rahatsız ediyorsa buyrun kendi yerinizi verin” dedi. Alexandra bir haftadır tartışmamanın gazıyla “Cem kendini buna göre hazırladı, şimdi konuşmayı geri alalım diyorsunuz, çok saçma birşey, biraz da duygusal açıdan yaklaşın” dedi ve biraz daha birşeyler söyledi ama malesef tam hatırlamıyorum =). Andrea “Eee, napıyoruz o zaman?” diye sordu, Alexandra “Hiçbirşey yapmıyoruz” diye cevapladı ve tam o anda Flora “Ama problemimiz değişmeden kalıyor” diye çıkıştı. Johny “Biz oylamayla konuşmayı yapıcak kişileri seçtik, eğer cevaplama ekibi 6’dan 3’e düşmüşse neden açıkta kalan sen, andrea veya uliana değilde Joannah oldu? Burada hiçbirimiz kimin en çok katkıda bulunduğunu söyleyecek yetkiye sahip değil. Eğer bunu bir problem olarak görüyorsan kendi yerini ver Joannah’a. Bu konuşma Cem’in ve saçmalıklar bile söylese umrumda değil” dedi. Flora sustu, boynunu büktü =) kalktık gittik.

Konuşmayı ben yaptım, çok da güzel oldu. Ama Flora’ya bir pislik yapmasam içimde kalırdı.. Dönüş için otobüse bindiğimizde tesadüf eseri Flora yanımdaki koltuğa oturdu (ben sol kısmın koridor tarafındaydım, o da sağ kısmın). Yola çıktık, ve bir an “iyiki de burası çok soğukmuş, bu sayede üşüttüm” dedim ve Flora’nın üstüne hapşırdım. Tabi olayın öncesinde gözlerim kapalı uyumaya çalışıyordum. Hapşırdıktan sonra eski pozisyonuma geri döndüm ve uyuyo taklidi yaptım. Ama o kadar mutlu oldum ki yüzümdeki gülümseme-kahkahayı gizleyemedim. Flora’nın yanında oturan Rita “Gülüyor” dedi ama ne farkeder ki =)

Galatasaray MUN

Öncelikle belirtmeliyim ki bu yazımı Damla Yıldız’ın tavsiyesi üzerine yazıyorum. 1-4 Haziran’da okulda MUN düzenledik. Tabi bu uzun bir sürecin sonucu =) taa sene başında Mme. Lagouche’a Aralık 2008’de uluslararası bir MUN yapma planlarımızı anlatmıştık. Tabi ne yalan olmamış ki bu olmasın. Bizim pimpirikli okul idaresi Çiğdem Dayan kanalıyla ilk önce kendi aranızda düzenleyin dedi. İyi dedik. Toplandık arkadaşlar planları yaptık sunduk falan, okul içinde bir MUN yaptık. Baya da güzel oldu. Neyse aradan vakit geçti. Birşeyi birisi yapmazsa kimse yapmaz derler ya, doğrudur =) çünkü bu aradan geçen zaman büyük bir zaman. Şimdiydi sonraydı derken baktık nisan olmuş. Neyse, dedim Çiğdem hocam yapalım bişey. Dedi tamam hadi. Fourreau’ya gittim dedi Didem’le konuş. Dedim tamam. Neyse Çiğdem Hoca da geldi cem hadi izin alıcaz valilikten. Dedim olmaz. Zaten nisan olmuş mayıstaki çok erken. Bari haziran olsun. Neyse birkaç gün didem hocanın kapısında süründükten sonra baktım ki konuşamıyorum daldım müdürün odasına. İçerde zirve var. Didem tuna + meral mercan. “MUN yapmak istiyoruz okulda” dedim. Yap yavrum dedi. Gittim çiğdem hocaya dedim hadi. Bu bürokratik engelleri aştıktan sonra geldi ikinci faz. Okulları davet etmek. Arıyorum arkadaşları hadi gelin diyorum, tamam diyolar. Ama resmiyete dökmek ayrı bir çile. Çünkü anlamadığım bir sebepten dolayı (bu anlamadığım sebepler hep karşıma çıktı zaten) bir okul gelmicekse davet edemiyorum. E davet etmeden gelip gelmiceklerini öğrenmek kolay bir iş değil =) neyse zaten 40-50 katılımcı beklerken farkettim ki civar okullar ben ve bu işe baş koymuş diğer arkadaşlarla aynı coşkuyu paylaşmıyor. Hatta isim vermiyim ama kapısının önünden geçerken kafamı çevirip bakmayacağım okulların öğretmenlerine yalvardığım oldu gelsinler diye. Hadi bunları da geçtim. Herkes geldi paralar toplandı vesaire, kartlar basılcak. Hadi bastırdık cepten de ödedik. Fatura aldım okul adına sonra parayı geri alırım diye. Ona sonra dönücem. Açılış seremonisi yapıldı. Gökçe sağolsun sunuculuk yaptı zaman doldurdu =) neyse ben kalktım işte birkaç kişiye teşekkür ettim oturdum. Biri geldi. İsmi lazım değil. Bana teşekkür etmedin, gözümün içine de baktın “oh sana teşekkür etmiyorum” bakışı attın dedi. Ben tabi “ya öyle mi ihmal etmişim” falan dedim, geçtim. Sonra MUN dahilinde bir akşam yemeği olsun dedik. Okuldan “veliler kağıt imzalamadı, bu durumda böyle bir etkinliğe izin veremeyiz” gibi bir saç ağartıcı ve sinir bozucu bir uyarı geldi. Onu da çiğdem hoca sağolsun halletti. Tabi güzel bir akşam yemeği sonrası övgü ve teşekkürleri memnuniyetle kabul ettim =) tabi burda problemlerin bir kısmını sitemli bir dille anlattım ama mükemmel geçti. Hepsinden önemlisi eğlendim baya. Çünkü 1-4 haziran’da okulda hiçbirşey yoktu. Yani bunu yapmamış olsaydık evde oturuyo veya şirkette çalışıyo olucaktım. Her yazıma bir fotograf koyardım (3 yazım var =)) bu sefer tabularımı yıktım.

Festival

bizim festival vardı. 8-11 hazirandaydı. çok güzel geçti. sabah erken gittim yardımım dokunur diye.. dokundu da. ama boş vaktim de çokk oldu tabi =) nese damlaya dedim naapim (bu tabi festivalden önceki günlerden birinde oluyo) dedi gün içine aktivite bul. aradım nintendoyu. saygın diye biriyle görüştüm. dedi e-posta at. attım ben de saygın bey iyi günler festival komitesi adına vs. o da cevap yazdı cem bey etkinliğinizde yer almak isteriz lakin vs. tabi bu mektuplaşmamız burda bitmedi, uzadı da uzadı. kumanda yok, wii gelmedi, telefon numaranız ne falan. neyse bi baktım 19 tane olmuş. işin güzel ve dikkatimi çeken tarafı postaların gittikçe laçkalaşması oldu. çünkü adamın bana attığı son posta böyleydi:
Cem bey merhaba,

Yoo sıkıntı olmaz.

İyi çalışmalar,

eheh çok güldüm. yoo yazmış adam

Stockholm gezisi

Geçenlerde Stockholm’e gitmiştim EYP (European Youth Parliament) için. 10 gün kaldım ve çok güzel geçti. Tarım ve kırsal kalkınma komitesindeydim (Agriculture and rural development) ve konumuz AB bünyesindeki hayvanlara yapılan muameledeki eşitsizliklerdi. tabi konumuz bu değil. dönüp dolaşıp bir rum arkadaş buldum yine :) tabi konumuz bu da değil. (bu arada bunu da oradayken öğrendim. bir konuşma yaparken “özellikle farelere yapılan eşitsizliklerden bahsetmicem” diyerek aslında az da olsa bahsetmiş oluyorum ;) ) kıbrıslı bir kız vardı. kıbrıs aksanıyla (çok şirin) türkçe konuşuyodu. kıbrıslı kız türk kökenliydi. evi kuzey okulu güney kıbrıstaydı. zaten bu sayede katılabilmişti. eğer kuzeyde okuyo olsaydı tanınmıyo olucaktı.bu kız arkadaşımız delegasyonundaki tek türktü. o yüzden arkadaşları diğer rumlarla (yunanistan delegasyonu) arkadaşlık kurarken bizim arkadaşımız delegasyonundan ayrı kalmıştı. her ne kadar onu dışlamasalar da, o kendini dahil edemiyordu. neyse bu arkadaşımız da bizle takıldı ve açıkcası kendisini çok sevdim. o da bizi sevmişti sanırım. 10 gün takıldık gittik öyle. tabi elime geçen fırsatı da kaçıramazdım. hemen sordum “Kıbrıs’ta durum nasıl? Halk nasıl? 74′e nasıl bakıyorlar?”. buna benzer bir sürü soruyu yanıtladı kendisi, ben de paylaşim bari. 74 olmasa kıbrıs’ta türk kalmazdı diyor. türkiye’den göç eden nüfusu sevmiyorlar. türkiyeli türklerle kıbrıslı türkler çok iyi kaynaşamamış sanırım.. açıkçası kendisi durumdan pek memnun değil. “türkiye para yollar biz de yeriz” diyor. ancak yapılabilecek en iyi şeyin yapıldığını düşünüyor.

Yanımdaki kız kıbrıslı değil

Yanımdaki kız kıbrıslı değil