Cem Kocabaşa

Beyrut

Öncelikle belirtmeliyim ki, çok beğendim. Tekrar gitmeyi düşünüyorum. Her ne kadar abartılacak bir yanı olmasa da bazı yönleri ibretlikti diyebilirim. Mersin’e de oldukça benziyor. Başa dönersek, 15-20 Şubat tarihleri arasında ben ve liseden üç arkadaşım Beyrut’a tamamen turistik amaçlarla gittik. Arkadaşlarımdan birisinin Paris’te mimarlık okuyor olması gördüklerimizi yorumlamamıza az da olsa katkıda bulundu. MUNIST’te tanışmış olduğum Leila ve Nada da yerlisi oldukları Beyrut’ta gelmeden önce, ve kaldığımız süre boyunca oldukça yardımcı oldu. Şehirde iki garip şey gördüm. İlki 7$’a fonda resim çekip yanına Hasan Nasrallah koyup bastırıyorlar. Bir de Facebook Pub gördük. Facebook Pub nedir pek anlayamadık, içine de giremedik, kapalıydı.

Şehir insanlarını tanımamıza en çok katkıyı taksiciler yaptı. Toplu taşımanın gelişmediği şehirde sürekli olarak taksi kullandık ve dilimiz (biz = ben, arkadaşlarım ve taksici) yettiğince sohbet ettik. Birçok farklı konuda konuştuysak da Hatay’lı Muallim George’un oğlu, ismini bilmediğim taksici beni oldukça etkiledi. Ortadoğu kültürünü paylaştığımız ve önceki gece gittiğimiz yerde İbrahim Tatlıses’in bir şarkısını dinlediğimiz için arabesk söyleyen sanatçılarımızdan birkaçının adını söyledim, olur da biliyorsa diye. İbrahim Tatlıses’le başlayıp Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses diye giderken belli ki söylediklerimden bir şey anlamıyordu çünkü sözümü kesip bir numaralı ibreti ortaya koydu. “Burada Müslüman, Hristiyan farketmez, (kolu yere paralel, avucu yana bakar surette elini yatay doğrultuda sallayarak) böyle böyle olmayacaksın, (kolu yere paralel, avucu yana bakar surette elini dikey doğrultuda sallayarak) böyle olacaksın, gerisi…” dedi. Biz de tabi _“_Vay be!” diyerek arabadan indik. (Gideceğimiz yere varmıştık.) Duyduğumuz İbrahim Tatlıses şarkısı:

Wikitravel’dan aldığım bilgilere göre Beyrut’un güneyine gitmek pek de güvenli değilmiş. Hizbullah mahallesi diye geçiyor, tabi benim de aklıma sokaklarda resimdeki gibi insanlar göreceğim gibi geldi. Ancak bunları Leila’ya paylaştığımda, hayal kırıklığına uğradı ve bizi oraya götürmeye karar verdi. Çok heyecanlı, trafik dolu ve tıkış tıkış bir yolculuk sonunda Hizbullah mahallesine vardık. Hemen girişinde pazar kuruluydu ve yanında Mülteci Kampı vardı. Elinde cam sileceğiyle bize doğru gelen çocuğun elindeki sileceği tabanca sanmam da heyecanıma heyecan kattı diyebilirim. Mahalle genel olarak afişlerle kaplıydı. Hasan Nasrallah’ın, savaşta kaybedilen fedailerin ve ismini bilmediğim birkaç imamın resmi sürekli karşımıza çıkıyordu. Fedai okulu, genel merkez binalarını da geçtikten sonra iyice içerilere girdik. Ve şok oldum. Yani gayet sıradandı. Seksi iç giyim mağazası bile vardı. Tabi çok da etkilenecek bir şey yok ortada. Ama ciddi bir ön yargı kırılması söz konusu. Tabi iç savaş geçirdikten sonra nefret unsuru oldukça törpülenmiş olmalı. Ama “United in diversity” diye gezen bazı AB ülkelerinde bu çeşililiği ve daha önemlisi toleransı görmek daha zor olabiliyor.

Alıntı yapmanız durumunda haber verirseniz çok sevinirim.